Anaakıma ve sol vicdan diline karşı yeni radikal medya

Sarphan Uzunoğlu – Sendika.org

Önce anaakımdan başlamalıyız. Teknik meselelerle kafaları kurcalamayalım diye kendini yenilemeyen, baskılarının üstüne qr kod koymakta dahi tereddüt halinde olan, twitter facebook adresleri bir yana web sitelerinin adreslerini dahi baskılarına koymaktan imtina eden basınımız kendi sonuyla karşı karşı gelmeye hazır olsun. Öyle ki, web sitelerindeki multimedya içeriğinin dahi “reklam pazarı” içerisinde büyük bir pay elde etmesi gereken bu çağda sadece “internet explorer” için çalışan web siteleriyle necip Türk basını, başlarındaki kılları ağarmış kadroların acı kaderini yaşamaktadır.

Boşa Uğraşıyorlar

Biliyoruz ki hepsi kendilerine “sosyal medya uzmanları” aldılar; ancak hala televizyonun reklamını prime time kuşağında “köşe yazarları” ile yapmaya çalışıyorlar; oysa o çağı geride bıraktık. TV kanalları bile online olarak içerik üretmenin yolları üzerinde çalışırken gazeteler iki mobil aplikasyonla neyi yapabileceklerini düşünüyorlar?

Karşısında durdukları “copy paste” haberciliğini yıllardır bağlı kaldıkları ajanslar etrafında sözüm ona “editoryal” marifetlerle kendileri yapan bu “beyler” için meselenin ne kadar kolay olduğu ortadadır.  Ama unutulmamalıdır ki aslolan sizi kimin okuduğudur ve özellikle de “yeni medya” tüketicisinin talepleridir.

Okurun “tüketicileşmesi” aslında ticari basının arkasını yasladığı en “gerçekçi” faktördür. Smart phone teknolojileriyle birlikte düşünüldüğünde “tüketime yatkın” insanların telefonları yahut “tab’leriyle” kullandığı bağları, Türkiye’de insanların %57′sinin interneti mobil olarak kullandığı gerçeği ile birlikte okunduğunda aslında “akıllılar” için büyük önem arz etmektedir.

Ama bugün biliyoruz ki yeni medya ortamında onca “ARGE” yatırımı yapılmasına rağmen olağan bir yazılımla en sıradan internet sitesinin dahi sahip olabileceği yazılımlardan öteye geçilememektedir. Bunun için türlü bahaneler öne sürülebilir. Birincisi şu: “Toplum hazır değil.”

“Vatandaş hazır değil!”

Toplum neye hazır değil, Youtube’da olduğu üzere içerik üretmeye mi, blogger’da olduğu üzere yurttaş muhabirliğine mi? Ya da internet alışverişinin her geçen yıl arttığı bu toplumda toplum internet üstünden yayılan bir içeriğe para vermeye mi hazır değil?

Herkes online forma geçmekte olan “dergiler” hakkında “efsane” olduklarını konuşurken, çalışanlarının maaşlarını ödeyemeyen onlarca basın kuruluşunun gelecekle ilgili hiçbir stratejik hamle yapmadan öylece durmaları artık bizim için şaşılacak bir durum değil.

Bu yeni yayıncılık pratiğine geçen, okura içerik ürettiren profilde bugün yalnızca Radikal’i görebilmemiz bile tek başına bu “az satan” gazetenin diğerlerinden daha uzun yaşayabileceği gerçeğini değiştirmiyor. Siyasal olarak beğenmesek de Eyüp Can’ın bu hamlesinin üstünde konuşurken, basılı gazeteyi “basılı gazete gelenekselliğine” hapsedip hiçbir imkandan yararlanmayanların “hazır olmadığı” gerçeğini kabul etmeliyiz.

Gazetelerin asıl yatırımlarını yaptıkları ve reklamverenin göz koyduğu o kitle her şeye hazır, hazır olmayan plastik masayı Kürtlerin dağlarına kurup poz veren türlü medya kişilikleridir o kadar.

Onlara karşı biz!

Onların göz koymaktan çekindikleri bu alanın en büyük özelliği okur tarafından domine edilebilir olması. Geniş yığınların sermayeden az da olsa hızlı davranabildiği ve onu bazen inanılmaz zor durumlara sokabildiği, sermaye devlet işbirliğiyle tamamen domine edilememiş bu özgür alanda “habercilik” yapmak illa ki kurumsal bir süreç olmak zorunda değil.

Anonimleşen bilginin ve eforların devrimciliği, hem bireyi hem de kolektif gücü koruyabilecek durumdadır. Bugün Anonymous’un ulaştığı güce göz attığımızda bu görüşün çok da hayalci olmadığını görmeliyiz.

Tüm internet siteleri, tüm haber portalları farklı grup ve klikler oluşturuyorlar. Bu çoklu yapıya “zenginlik” değil ama “güç” olarak bakmak mümkün. Mühim olan orijinal içerik üretimini farklı bir boyuta taşıyarak, düşünsel analizleri haberin ve sıradan köşe yazısının yerine koymak.

Bunun en önemli yöntemi de bilgiyi merkeze koyan, kognitif dünyanın en büyük değeriyle barışan içerikler üretmek. Solun yıllardır geleneksel basında ortaya koyduğu “vicdan dili” durumundan uzaklaşılabildiğince uzaklaşmak… Protest kültürün arabeskvari bir gelişim içerisinde oluşuna karşı bir irade oluşturmak gerekir.

İçmihrak ve benzeri “zeka işlerinin” artması, Express’in dijital alandaki izi birdirbir.org, Mesele’nin “şubesi” Agorakitapligi.com yahut Birikim’in sitesi gibi alanları “verimli hale getimek”, toplumsal mücadele arşivlerini internete daha efektif biçimde taşımak ve bu alandaki tarihi “google sıralamaları” üstünden bile olsa yeniden yazmak bugün bizim elimizde.

Bunu yapmak için daha fazla vicdan diyen ve görsel pornografiyi öne çıkaran siteler yerine içerik üretmek şart. Bu çağı “içeriği üreten” ve “yeniden üretenler” şekillendirecek.

Siyasetin iletişimsizliği, iletişimsizliğin siyaseti (1)

Sarphan Uzunoğlu – Sendika.org

Bölüm 1: Muhalifler Arası İletişim

Haysiyet kelimesine anlam yüklemenin “ahlakçı” karşılanabileceği bir ortamda yazı yazmak zorlaşıyor; ancak şu da bir gerçek ki, tarihsel mirasını ileri taşımak istiyorsa toplumların ve devrimci hareketlerin öyle ya da böyle haysiyetlerini koruyacak siyasal bir istikrar, söylemsel bir tutarlılık göstermeleri şart. Aksi halde sağcı eğilimler gösteren bir siyasal perspektifin ve dahi popülizmin sığ sularına düşeceğimiz ortada. Peki ya haysiyeti ve stratejik iletişimi nerede arayacağız?

Son birkaç haftanın gelişmelerini Yalçın Yusufoğlu ve İsmail Beşikçi hocalar yazılarında gayet iyi anlattılar; benim bu algıya yapmak istediğim katkı ise mevcut ortamda kimin “ne dediği” ve kimin kimle masaya oturmaya çalıştığına dair bir veriyi 12 Haziran Genel Seçimleri’nden yola çıkarak ele almamız şart. 12 Haziran’da AKP’nin aldığı oy oranı %49.89 ve çıkardığı vekil sayısı 326 iken, CHP’nin %25.91 ile 135, MHP’nin %12.99 ile 53, Blok adaylarının ise %5.9 ise 36 sandalyesi oldu. Sandalye dağılımı dışı bir açıdan bakıldığında Türkiye’de %20′ye yakın bir kitle yine oy kullanmadı ya da kullanamadı.

Sistemin temel çarpıklıkları, seçim sisteminin antidemokratikliği, partiler kanunundaki hantallık gibi detaylar ışığında zaten “mevcut siyasal durum”un demokratik bir seçim için uygun olmadığı ortada. Dahası, konu Kürt Sorunu olduğunda toplumsal ve linç odaklı reflekslerin ne kadar hızlı ve derinlikli biçimde harekete geçtiğini en iyi tecrübe edenler biz olduk. Gerek kolluk kuvvetlerinin, gerekse sivillerin saldırılarına hedef olan Türkler, Kürtler, Ermeniler olarak bizim Kürt meselesi konusunda “çözemeyeceğimiz” bir şey olduğunu düşünmek çok da akılcı değil. Her ne kadar Halkların Demokratik Kongresi projesi TKP, ÖDP ve Halk Evleri olmadan çok eksik olsa da birçok eylem etrafında birleşebilen bu siyasetlerin tabela dışı bir gerçeklikte buluştuğu ortada.

Bir sonraki yazıda bahsedeceğiz; ancak sağın aksine solun iç dinamikleri tarihsel bir derinlik taşıdığından ve tartışmalar ihale değil entelektüel yahut tecrübeye dayalı birikimler üstünden yürütüldüğünden ortaya oldukça farklı bir tablo ortaya çıkıyor; ancak garip bir biçimde AKP bugün tartışmasını “içeriye çekerek” sağı merkezinden daha sağına içinde toplarken coğrafyamızdaki sol, özgürlükçü ve devrimci siyasetler olarak tartışmayı dışarda yürütmeyi tercih ediyoruz.

Bunun iletişimsel olarak bir siyasetin gelebileceği son aşama olduğu ortada. Keza bu “ayrışma” aşamasını yaşamaya önem atfedebiliriz; ama hepimiz biliyoruz ki Türkiye’nin içinde kalacak ve Orta Doğu’yu okuyamayacak her siyaset sınırlıdır ve haber ağlarının genişliği gereği Kürdistan coğrafyasında örgütlü siyasal güce Türkiyelilerin ihtiyacı vardır. Tıpkı halkça sürdürdüğü mücadelede Kürt halkının sol inisiyatif aldığı noktalarda Türkiye solu ile dayanışma gösterdiğinde aldığı başarılardan çıkarabileceğimiz örnekler gibi. Siyaset artık bir “diplomasi” meselesi olmaktan çıkmış, sevgili hocamız Özgür Uçkan’ın “iletişim örgütlenmektir” sözcüğü asıl anlamına ulaşmış, siyasal anlamda iletişim ve tartışma biçimleri kadar tartışmanın yapıldığı mecranın McLuhan’vari bir deyişle mesajın ta kendisi olduğu (“Medium is the message”) ortaya çıkmıştır.

Örneğin bir yazarın Taraf’ta, Radikal’de, Birgün’de, Evrensel’de yahut Özgür Gündem’de yazıyor olması dahi kendisinin durduğu yeri tanımlamak bakımından bize yeterince kod verebilmekteyken sol tartışmanın zemini de her birinin tirajı ve kitlesi oldukça kısıtlı ve dahi fikirlerinde ısrarcı olan bu mecralara tıkılıp kaldı. Dahası bizi dışarıdan takip eden Mustafa Akyol gibi solcu düşmanı akbabalar da bizim tartışmalarımızdan “keyiflenip” yazdıkları yazıların üstüne sanıyorum keyif sigaraları yakmışlardır.

Peki ya ne oldu? Tartışmamızın boyutları her ne kadar 80 öncesinin örgütler arası ve sol içi şiddetine dönüşmediyse de Twitter ve Facebook gibi yeni medya aygıtları üstünden “hesaplaştık.” Bu hesaplaşmanın içerisinde hepimizin en az bir diğeri kadar payı var, üstelik sosyal medya orta ve üst sınıfların daha sık tercih ettiği bir alan olduğundan onun aldatıcılığına sık sık kanar olduk.

Öyle ki “attending list”I 100 bin’I bulan eylemlerimize 200 kişi bile toplayamamanın “yenilgisi” ve eylemle e-niyet dediğimiz bu tür “katılma-katılmama” durumlarının internetin eylemlilik ve değişim konusundaki iki yüzü olduğunun firkin varmamız bile çok geç oldu. 50 yaşlarındaki akrabalarımızın x’I çok seven x milyon kişi bulabilirim girişimleriyle dalga geçerken Facebook sayfalarımızı mecra değil yarış aracı olarak kullandık. Elde ettiğimiz veriler üstüne konuşmayı zulüm gördük.

Bugün baktığımızda en büyük muhalif organizasyon diyebileceğimiz BDP’nin sosyal medya ekibi bile henüz “taze” denebilecek kadar yeni. Dahası, siyasetin en üst aşamasındakilerin twitter ve facebook hesaplarını kullanmaya başlamak için bile parti kararı bekliyor olmaları dünyayı ne kadar uzaktan izlediklerinin kanıtı. Ancak şu da bir gerçek ki, bizim internet üzerinde oynadığımız aktivizm oyunları da en az o kadar net bir biçimde solun sola propagandası halini almış durumda.

Kısacası yeni medya ile ilgili yeni olan her şeyi otoriter mekanizmalarımızla eritirken, eleştirdiğimiz geleneksel medya / burjuva medyası ile eş bir politika güdüp alternatif alanımızı da aynı şekilde dizayn etmeye kalktık. Açık ve demokratik “yeni dünya”yı kabileler dünyasına çevirdik.

Tipografi çağı “kabilelikten çıkış” çağı olarak adlandırılıyor iletişim bilimciler tarafından. Bizim çağımızsa “kabileye dönüş”. Daha büyük bir vizyon ve daha büyük bir etkileşim ağı için tipografi çağının tartışmacılığındaki idealizmi kabileye dönüş çağının nepotizm ve magazinciliğine en azından sol olarak bizim teslim etmememiz gerekiyor. STK’leri ve kolektif diğer örgütleri tamamen dışarı iten, özellikle LGBT ve kadın mücadelesini de dışarı iten bu düzen değişmeli. Aksi halde siyaset ile ihale arasındaki 5 farkı sayamayan sağcılarla asla mücadele edememe riski açıkça bizi bekliyor.

 

Siyasetin İletişimsizliği, İletişimsizliğin Siyaseti (2)

Sarphan Uzunoğlu – Sendika.org

Bölüm: 2 Değişimi arzulayan yurttaşlar için iletişim

“Bazen insanlar sanki kurtuluşlarıymış gibi kölelikleri için çabalar” demişti Spinoza. Haklı mıydı diye sorduğumuzda vereceğimiz yanıtlar ruh halimize ve gündeme gore değişken olabilir; ancak medya evreninde yaşadıkça ve medium’a yaslandıkça umutsuz bir çağın elçileri olduğumuz gerçeği yüzümüze vuruluyor.

Hardt ve Negri’nin Duyuru metinlerinin (Ayrıntı, 2012) daha başında kurdukları şu cümleyi bir yere not etmekte fayda var: “Gönüllü iletişim ve ifadelerinde, blog yazarken, web’te arama yaparken, sosyal medyada yazışırken, insanlar baskıcı güçlere karşı koymak yerine onlara destek mi çıkıyor?”

Eylem ve mesaj arasındaki bağ gerçekten özellikle bizim çağımızda irdelenmeye muhtaç. Öyle ki “araçlar evreni” aracı özneleştirirken, sosyal medyayı ve benzeri organları fetişize etmekle kalmıyor, onların sisteme içkin fonksiyonlarını da birer “zorunluluk” haline getiriyor.

Almanya’da Çalışma Bakanı Ursula von der Leyen’in girişimiyle başlayan ve çalışma hayatını değiştirecek bir düzenleme var. Benzer düzenleme, Brezilya’da mesai dışı saatlerde işle ilgili maillerin cevaplanmasını mesai saati olarak sayılmasına ve ücret talep etmelerinin sağlanmasına yol açmıştı.(1)

Peki ya bizde durum nasıl? Bugün “proneterya” olun, “büroleter” olun fark etmez bir biçimde “i-phone” ya da “blackberry”lerimize, bazı modelleri daha az maliyetli “smart phone”larımıza mahkum edilmiş durumda değil miyiz?

Karl Liebknecht “esas düşman içeridedir, silahını kendi burjuvana çevir,” cümlesini kurarken tarihin tüm ekseninde çatışmamızı beslemesi gereken bir cümleyi dile getirdiğinin muhtemelen farkındaydı. Öyle ya, anti-emperyalizmle kavrulan ve tüm eylemliliği garip bir “milli refleks”e indirgeyen bir modele dönüşmek yerine kapitalle ve onun temsilcileriyle çarpışmak nedense işçi sınıfınca bir türlü benimsenememiş gibi görünüyor. Hatta daha da vahim olan şudur ki örgütlülüğün terörize edildiği çağımızda en ufak bir “toplanma” dahi hala yasal olarak suç durumunda. İşin iletişimsel boyutunu açmak için öncelikle sosyal boyutuna değindik, peki iletişimsel boyut nedir? Ortalama biçimde muhalif bir yurttaşın kaygıları neler olmalı? Örneğin 17 yaşındaki BK’nin Facebook’tan Başbakan’a “hakaret ettiği” için aldığı 11 ay 20 günlük hapis cezası (2) ve AKP aleyhinde yazılar barındıran bir videoyu Facebook’ta paylaşan Erol Ceylan’ın aldığı görevden alınma cezası (3) bize ne söylüyor? Herhangi bir şekilde örgütlü siyasetin dahi içerisinde olmayan ve “terörize edilen” bu yurttaşların hikayeleri “münferit” değil, “anlatılan hepimizin hikayesi. Foucault “hapishane evi terk eder etmez” başlar derken evlerimizde ve ceplerimizdeki, bizi tuvaletlerde bile yalnız bırakmayan yeni teknolojiyi ne kadar öngörmüştü?

Bugün herhangi bir yurttaşın hepimizi özgürleştireceği söylenen yeni teknolojiyle bağı aslına bakarsanız çok tehlikeli bir boyutta. Özellikle yukarıdan aşağı medya geleneğinin “yeni medya” alanına da taşınmasıyla yeni medyanın Hürriyetleşmesi gibi bir algıyla karşı karşıyayız. Hürriyet ve Sabah’ın, Zaman ve Sözcü’nün “pompaladığı” gündemi yeni medyada tartışıyoruz. Yeni medyadan yükselen haberler ise “gayri muteber” ilan ediliyor.

DİHA, ANF, SOL, Evrensel, Sendika.org gibi birçok yayın itibarsızlaştırılmaya çalışılıyor. Bu itibarsızlaştırma projesi tıpkı Esra Arsan’ın Vakit (4) tarafından hedef gösterildiği dönemdeki gibi çok mühim bir kırılmaya yol açıyor. Kısacası “rahatsız yurttaş” için bel bağlanacak tüm mecralar bir kısım sözüm ona “yeni medya” mecraları tarafından kirletiliyor. Ensonhaber.com ve internethaber.com gibi sitelerin yaptıkları yayınlardaki ağır devlet dili hepimizi sonsuz bir çukura çekiyor. İşte tam bu noktada sağcılaşma başlıyor. Muhalif yurttaşın sağcılaştırılması süreci McCharty’cilere soğuk su içirtecek denli delice bir biçimde ağırlaşıyor, dahası yeni mecrada “temize çıkarılsalar” bile bugün yaşadığımız (11 Eylül 2012) Blok vekilleri Ertuğrul Kürkçü (5) ve Aysel Tuğluk’la (6) ilgili abuk subuk haberler her ne kadar sosyal medya ve bizim dar atmosferimizde tekzip edilseler de “muhalif yurttaş”ın aklında muhtemelen böyle kalmıyor. Keza muteber bir “alternatif medya” yaratamamış oluşumuz tam bu noktada önem arz etmeye başlıyor. Dan Laughey’nin medyaya ilişkin derlemelerinde kullandığı tabirle alternatif medya bugün bir “karşı propaganda” medyası olarak arz-ı endam ediyor; ancak bizi güçsüzleştiren tam da bu oluyor. Öyle ki Türkiye’deki liberal algıdaki ağır devletçi tavır bugün yurttaşa yansımış durumda. Dahası yurttaşlar, örneğin Aysel Tuğluk’un çantasının “taklit” olduğu ortaya çıkmasına rağmen tweet’lerle vatan kurtarmaya devam ediyorlar. (7)

Bugünden sonra “bomba haber yapımcılığı” dediğimiz ana akım tetikçiliğini önlemenin tek yolu ise kendi itibarımızı “sosyal medya” ile değil, günlük ilişkilerle perçinleyerek yaratmak. Yoksa örgütlü bir yeni yurttaş algısı yaratmamız pek de mümkün gözükmüyor.

Dipnotlar:
1- http://www.internethaber.com/mesai-calisan-ozgurluk-yasa-mobil-cihaz-sendika-almanya-tartisma-447212h.htm
2- http://www.cnnturk.com/2012/guncel/07/20/facebookta.basbakana.hakarete.hapis/669643.0/index.htm
3- http://gundem.milliyet.com.tr/facebook-taki-sarki-memuru-isinden-etti/gundem/gundemdetay/04.02.2012/1497909/default.htm
4- http://haber.sol.org.tr/medya/vakit-esra-arsani-hedef-gosterdi-haberi-55230
5- http://www.takvim.com.tr/Guncel/2012/09/11/beach-parti
6- http://www.sabah.com.tr/Gundem/2012/09/11/durusmaya-louis-vuitton-cantayla-geldi
7- https://twitter.com/zaimsancaktar/status/245454041528795138

Big Data mı? – İsmail Hakkı Polat

İsmail  Hakkı Polat’ın blog’undan alıntı: Big Data nedir? (İlk derste konuştuğumuz kavramlardan biri üstüne bir çeşitleme.)

Gelecek, İnternet ve mobil ağlar üzerinde oluşan devasa veriyi toplayıp anlamlandırabilen ve iş süreçlerine eklemeyebilenlerin!

Yeni yıldan beri her pazar gecesi 10da Yeni Medya’nın hukuk, güvenlik ve ticaret alanlarından 3 uzman arkadaşla birlikte 1 sunucu-moderatörün yönetiminde YouTube üzerinden 2 saatlik bir canlı yayın yapıyoruz. Kapak Olsun adını verdiğimiz bu yayında Yeni Medya gündemdeki herhangi bir konu başlığını ele alıp farklı cephelerden analiz ediyoruz.

Geçtiğimiz haftaki analizimiz ise, eskiden beri var olmasına karşın son zamanlarda giderek daha sık gündeme gelmeye başlayan ‘Big Data’ kavramı üzerine idi. Türkçeye ‘devasa veri’ olarak çevirebileceğimiz söz konusu kavramı kabaca, “mevcut sistem ve teknolojiler kullanılarak toplanması, depolanması, aranması, görselleştirilmesi ve analiz edilmesi kolay olmayan veri yığınları” olarak tanımlayabiliriz. Yayın öncesi amacımızı, Big Data kavramını tanımlamak ve onunla birlikte ortaya çıkan yeni durumları, fırsatları ve sorunları gündeme getirmek olarak belirlemiştik ama yayın sırasında da farkettik ki bu, Big Data’nın kendisi gibi, o kadar kolay değildi. Sonuç olarak konuşmayı planladığımız başlıkların yarısının bile lafını edemeden süremiz bitti.

Aslında bu durum, sadece bizim yayın için değil sanırım konu üzerine kafa yoran tüm kişi, kurum ve kuruluşlar için geçerli. Dünyanın en yenilikçi veri firmalarından Delphix’in tepe yöneticisi Jedidiah Yueh da, geçtiğimiz günlerde Wired dergisinin blogunda kaleme aldığı yazısında, Big Data kavramını idrak etmenin neden kolay olmadığına değinmiş. Konuyu ağırlıkla kurumsal açıdan değerlendiren Yueh, gelişmiş ülkelerdeki herhangi bir kurumun sadece iç işleyişinde üretilen yıllık veri miktarının Terabyte seviyelerini aştığını ama kurumun dışarıya açtığı web sitesi, blog, wiki ve sosyal medya hesapları üzerinden müşteri, vatandaş ve hatta makinelerle yaptığı etkileşimin bunun kat be kat ötesinde olduğunun altını çizmiş. Buna insanlığın hemen her eyleminin kaydedilip sosyal ağlar üzerine yüklenmesinin yarattığı veri yığınları da eklendiğinde yazar, durumu bir veri çığı ve firmaları da bu petabytelarca veri çığının altında kalan felaketzedeler olarak nitelemiş.

Evet, durum gerçekten baş ağrıtıcı. Ancak Big Data, bir sorun olduğu kadar hatta daha ötesinde bir fırsat. Kurumlar, İnternet ve mobil ağlar üzerinden akan devasa veriyi ayıklayarak bu veriyi kendi bünyelerinde oluşturdukları dahili veriye entegre ederek, çok daha net bir müşteri, tüketici, pazar verisi elde edebilmekteler. Bunu satış, pazarlama ve müşteri hizmetleri gibi iş süreçlerine eklemleyebilenler ise ciddi bir rekabet avantajını ellerine geçirmekte ve tüketiciye çok daha uygun hatta kişisel teklifler sunabilmekteler. Örneğin; bir akıllı telefon almak isteyen ve bunun için sosyal medyadaki arkadaşlarına fikirlerini soran kişinin talebini sosyal medya üzerinden algılayan bir telefon firması, bu kişinin halihazırda müşterisi olduğunu farkedebilir ve ona sosyal medyadaki dialoglarından hareketle daha kişisel ve cazip bir teklif götürebilir, kendisi hakkında konuşulanları toparlayarak marka stratejisini güncelleyebilir ve hatta rakiplerinin algısını da burdaki devasa veri sayesinde analiz edebilir. Ancak bunun için Big Data’yı iyi anlayan ve onu kendi iş alanı ile bağdaştırabilen bir insan kaynağına, büyük ve gelişmiş skalada yazılım-donanım bileşimine ihtiyaç var. ‘Bunun için ciddi yatırıma ihtiyaç var, kimse yapmaz!’ diyenler, Big Data işine ilk giren öncülerin eline ciddi bir rekabet kozu vereceklerini de idrak etsinler.

Tabii konunun bir de devlet-vatandaş boyutu, bireysel ve toplumsal mahremiyet ve veri güvenliği açısından yarattığı farklı sorunlar var ki o da, bizim Kapak Olsun yayını gibi bu bana ayrılan yerin yetmeyeceği ve önümüzdeki haftalarda ayrıca ele alınması gereken devasa bir başlık!

Seminer Programı

Program yürütücüsü: Sarphan Uzunoğlu (Kadir Has Üniversitesi Yeni Medya Bölümü)

dactivist

1. HAFTA:
Yeni medya nedir? Sosyal Medya ile yeni medya aynı anlama mı gelir?
Yeni medyanın tarihi nedir? İnternetin tarihi nedir?

2. HAFTA
Yeni medya araçlarını kullanmak:
Wordpress’ te blog nasıl açılır? Nasıl tasarlanır?
Blogger’da blog nasıl açılır? Nasıl tasarlanır?
Tweetcaster nasıl kullanılır?
Microreporting
3. HAFTA
Türkiye Solu’nun Yeni Medya Haritası
Kürt Hareketi’nin Yeni Medya Haritası
4. HAFTA
Yeni medya ne kadar güvenli?
Haftanın okuması: Şifrepunk (Metis Yayınları)
5. HAFTA
Yeni medya, yeni düzen, yeni sınıf.
Prekarya nedir? Prekarya yeni medyada nasıl örgütlenir?
6. HAFTA
Yeni Medyada Sosyal Örgütlenmeler ve Yeni Medyanın Siyasal Gücü
Makale: The Political Power of Social Media (Foreign Afffairs Ocak/Şubat 2011) – Clark Shirky
7. HAFTA
Yeni medyanın yüksek siyaset ilişkisi:
Yüksek siyasette yeni medyanın kullanımı (Obama, Cem Uzan case’leri)

8. HAFTA
Konuk: …
Kürtlerin Yeni medya kullanımı, Teknoloji ve Ulusal Kimlikler
Kitap: Technology and National Identity in Turkey: Mobile Communications and the Evolution of Post-Ottoman Nation
9. HAFTA
Konuk: ….

Occupy Eylemleri Nasıl Örgütlendi? Yeni medya ve sosyal hareketler
10. HAFTA
Siyasal Partilerde Sosyal Medya Yönetimi
Konuk: …
11. HAFTA
Yeni Medya Devrimleri ve Mısır Deneyimi.
Konuk: Mısırlı bir kadın aktivist (Hala ….) ve Halil Türkden (KHAS)