Tarık Ali röportajı – Pınar Öğünç Radikal

Bir panel için İstanbul’a gelen Tarık Ali’yle Kürt çözümünden, ‘aşırı merkez’ sorunundan ve kapitalizmin kendi takviminden konuştuk.
'Madem İsrail'in özrü önemli; TC, Kürtlerden özür dilesin'

 

Dünyada solun önemli fikir insanlarından, yazar, tarihçi ve film yapımcısı Tarık Ali İstanbul’daydı. SALT Galata’da süren ve Türkiye’nin dört yanındaki sınır köylerinin iki yanında yapılan çekimlerden oluşan ‘1+8’ sergisinin çerçevesinde davet edildiğinden, başlığını ‘Türkiye, NATO, İç ve Dış İlişkiler’ olarak seçmişti. Cynthia Madansky ve Angelika Brudniak tarafından çekilen belgeselin çok ekranlı sunumla daha da etkileyici hale geldiği sergiyi ayrıca önerelim.
“Bazı dönemlerde hakikati konuşmak için yer seçeneklerini o kadar daraltırlar ki, bize sanat galerileri ve edebiyat festivalleri kalır” diyerek başladı Ali. ‘Komşularla sıfır sorun politikasından’, NATO’nun Soğuk Savaş sonrası anlamsız, tam da buradan anlamlı varlığına geçti. NATO şimdiye dek Türkiye’ye ne kazandırmıştı? NATO şimdiye kadar katliamları önlemek için nasıl katliamlar yapmıştı… Kışa dönen Arap Baharı, ABD’nin Türkiye üzerinden ılımlı İslam’ı keşfi, Kürt meselesinde çözüm süreci ara başlıklardan bazıları.
Panel öncesinde buluştuğumuzda bizim de ayrı başlıklarımız vardı.

Tayyip Erdoğan’ın ‘One minute’ çıkışından bir süre sonra, “Söz konusu İsrail olduğunda Türkiye çok ses çıkarıyor ama yaptığı az. İsrail böyle çıkışlardan etkilenmez, somut adım lazım” demiştiniz. İsrail’le her tür ticaret ve elçilik düzeyinde ilişkiler sürerken bunun anlamlı olmadığını söylemiştiniz BBC’ye. Mavi Marmara’da yaşananlara dair İsrail’in özrünü, Türkiye’nin bu süre içerisinde somut bir şeyler yaptığı şeklinde mi alırsınız ya da nasıl yorumlarsınız? 
Halkla ilişkiler açısından çok iyi malzeme…

Hangisi? 
‘One minute’ de İsrail’in özrü de. İkisinde de gösteri var ama içerik boş. Hele Obama’nın bu özür işine aracılık etmesi iyice mide bulandırıcı. Önemli olan insan hayatları ve yeni ölümler olmasını nasıl engelleyeceğimizdir. İkisi de bence çok çiğ, sinik ve faydacı hareketler. O anlamda iki lider de aynı tarafta. İkisi de geniş çerçevede Amerikan İmparatorluğu’nun parçası ve ikisi de bunun ışığında Ortadoğu’da yapmaları gerekeni yapıyor. Özür, sanırım Suriye’deki işi bitirmek için gerekliydi. Bunu da yapacaklar.

Türkiye’nin Kürtleriyle girmeye çalıştığı çözüm sürecinden haberdarsınız. Kürtlerin yaşadığı diğer bölgelerdeki durumu da dikkate alınca, siz nasıl bir ‘çözüm’ görüyorsunuz? 
Türkiye’nin PKK’yla görüşmesinin, görüşme niyetinin diyelim, arkasını okumak mümkün. Türkiye Kuzey Irak’ı inşa ediyor, Türk şirketleri bölgeye üşüşmüş. Aynısını Suriye’nin otonomi kazanmış yeni Kürt bölgesinde yapma imkânı var. Devletin ilkesel adımlar atmadığını, sadece çıkar ilişkisiyle hareket ettiğini düşünüyorum. Madem özürler çağındayız, madem İsrail’in özrü çok önemli, o zaman Türkiye Cumhuriyeti Kürtlerden özür dilesin. Bunca yıldır Kürt vatandaşlarına uyguladığı baskı ve bütün ölümler için… Basit bir özür. Görüşmelere ancak böyle başlarsanız yolunda gider.

Bu gerçekçi bir ihtimal mi? 
Ben bilmem. Ama devletin samimiyetini, görüşmeler için ne kadar istekli olduğunu bu gösterecektir. Kaldı ki her şey soyut gidemez, anayasadaki bazı demirden maddelerin erimesi gerekir. Her tür azınlığın haklarını gözeten, Kürtlere politik ve kültürel haklarını veren, doğru düzgün bir otonomi sağlayan düzenlemelerden söz ediyorum. Fikrim sorulacak olursa, bugünün dünyasında bağımsız bir Kürt devleti, bir biçimde bölgede ABD’nin ya da İsrail’in onayına bağlı olacağından, Ürdün gibi bir devlete benzer. Bir de şu var: Türkiye’nin Kürtlerini bölgesel olarak tarif edemezsiniz. İstanbul’da bir-iki milyon Kürt yaşıyor, yüz binlercesi de başka bölgelerde. Yani Kürtler bu ülkenin bir parçası ve her yanında da haklarını kullanabilmeliler. Bence en iyi çözüm budur. Yoksa çözüm çok. Eğer çözüm Filistinlilerin Oslo’da yaşadığına benzeyecekse felaket olur. O yüzden halka açık bir özür ve anayasal güvence önemli. Şu anda ne yapacaklarını tam bilmiyorlar çünkü bir yandan da Kuzey Irak’la görüşmeler yapılıyor.

 Kullandığınız ‘aşırı merkez’ diye bir tabir var. Aşırı sağın ve aşırı solun küçüldüğü bir dönemde aşırı merkezin hegemonyasından söz ediyorsunuz. Merkezden farkı ne aşırı merkezin? 
Artık merkez yok. Ya da onların merkez dediğine ben ‘aşırı merkez’ diyorum. Merkez sağ ve merkez sol aynı şeyleri söyler hale gelmiş. Bu da demokrasinin içini boşaltıyor. Alternatifin olmadığı yerde demokrasiden nasıl konuşabilirsiniz? Aşırı merkezin karakteristik özellikleri neoliberal politikalarda, yoksulları ezmekte uzlaşmalarıdır. Genel manada Amerikan çıkarlarıyla çelişme yoktur. Onların hegemonyasında medya payanda haline gelir. Sendikal haklardan, kamu bütçesinin sosyal güvenlik odaklı harcamalarından hazzetmemekte uzlaşırlar. Ancak bazı İskandinav ülkelerinde sosyal demokrasiden söz edebiliriz, onun dışında gayet tektipleşmiş bir siyaset söz konusu. O yüzden gençler oy vermek istemiyor ya da verdiklerinde İtalya’da palyaçolara, Almanya’da, Fransa’da papağanlara veriyorlar. Çünkü güvenleri yok.

-En güçlü yanı ne, en zayıf yanı ne aşırı merkezin? 
Bir kere çok güçlü bir koalisyon. Amerika’da kendini gösterdi ama Avrupa’nın da Amerikanlaşmasıyla orada da aşırı merkez hâkim artık. Avrupa’da bazı merkez sol politikacıların Obama’nın boş retoriğini kullandığını görürsünüz. Avrupa’nın geniş kesiminde siyasetçiler yoksullar için kıllarını kıpırdatmaz; tek mesele para. Merkez sağ ve sol bu noktada buluştuğunda, -ki bilirsiniz iş adamlarının tarafı yoktur- ikisinden de olabilir, kim kazanırsa kazansın onlar kaybetmez hale gelirler. Zayıf yanı ancak kitleler sokağa döküldüğünde oluşabilir. Yunanistan’daki Syrizia gibi parti oluşma ihtimali vardır. O zaman da işte Avrupa’nın bütün aşırı merkezi birleşip, Altın Şafak faşistlerine saldırmak yerine öfkelerini Syriza’ya akıtmayı tercih eder. Yunan halkına ders verir: “Aman Syriza’ya sakın oy vermeyin, mahvolursunuz. Yoksa sizi AB’den de atarız”…

Aşırı merkezin kendi muhalefetini içinden üretebilme kabiliyeti var mı? 
Bence var. Merkez sol 2008 krizinden sonra bile finans kapitalin ve bankacıların sistemi domine ettiği sisteme alternatif üretemedi. Ne yazık ki aşırı sağ yükselişte. Aşırı sağın, aşırı merkez üzerindeki etkisi var bir de. Bütün bu ülkelerde göçmenlere karşı ciddi nefret söz konusu. Sadece farklı ten renginde olanlara değil, Romanyalı, Polonyalı göçmenlere de mesela.
Aşırı merkezin Türkiye’de karşılığı var mı? 
Türkiye’de işler bu seviyede değil. Erdoğan, bir dizi nedenden dolayı popüler ama bu değiştiğinde işler keskinleşecek, buna şüphem yok.

ABD ve sonrasındaki kriz boyunca Türkiye’de, hükümette şöyle bir ruh hali vardı: “Biz becerdik, herkes çuvalladı”. Ama kapitalizmin takvimi ayrı. Örneğin inşaat patlamasına bağlı olarak yükselen kredi borç oranlarına bakınca, kapitalizmin kendi saati Türkiye ekonomisine dair ne söylüyor size? 
Türkiye ekonomisi son 50 yıldır patlıyor, sönüyor, bunu biliyoruz. Avrupa’daki krizin benzerine ama daha düşük seviyede olanına hazırlıklı olmalısınız. Sekiz ay önce Kıbrıs’taydım ve birçok insan bana “Yunanistan çuvalladı, neyse ki biz onlara benzemiyoruz” diyordu. Güldüm. Çünkü hastalık ağır ve bulaşıcı. Bütün bankacılık sistemleri birbirine bulaştırıyor. Bu, küresel bir kriz. Türkiye’nin kapitalistleri de kendine o kadar güvenmesin bence. Mucizevi biçimde bundan sıyıracaklarını mı sanıyorlar, nasıl? Ekonomik krizler söz konusu olduğunda müttefikler de size bir şey yapamaz. En azından dünyada böyle, belki cennette mümkündür.

‘Yol’daki kadının çığlığını unutabilir misiniz?’

Ekonomik krizler, sarsıcılığı ölçüsünde bireysel varoluşsal krizler de demek. Sizin de alanınız, küresel krizin yarattığı ruhu edebiyatta, sinemada görüyor musunuz ya da görebilecek miyiz? 
Bence bugünün en iyi sinemasını İran, Tayvan, Çin ve Güney Kore yapıyor. Avrupa’da da var. Örneğin Haneke, çok zeki, beğeniyorum da ama söylediği şey çok az. Bir hafta sonra söylediğini unutuyorsunuz. Büyük filmleri unutmayız. ‘Yol’daki kadının çığlığını unutabilir misiniz? Ben unutamıyorum. Avrupa sineması küreselleşmeyle Amerikanlaştı, Hollywood iyice konformist oldu. O yüzden ne ABD ne Avrupa sinemasından, edebiyatından söylediğinizi beklemek zor. Ama belki bir yerlerde gençler çağlarının başyapıtlarını yaratmak üzere çalışıyor şu anda. Öyle umalım.

Panellerde, söyleşilerde, aktivizm tecrübenize hürmeten size ‘Peki umut var mı? Nasıl?’ şeklinde sorular geliyor hep. Doktordan reçete bekler gibi. Bu tip soruları umudun mu, umutsuzluğun mu işareti olarak alıyorsunuz? 
Bence umut, çünkü insanlar yeni bir topluma ihtiyaç duydukları için soruyor. Ama dürüstlükten yanayım. Boş umutlar veren solculardan olmak istemem. İnsanlara ‘Devrim kapıda’ falan diyebilirsiniz. Fakat bunun zararı daha büyük olur. Değişimler sizin ne yapacağınıza bağlı diyebilmek önemli. Sadece bilgisayar başında sosyal ağlara bağlanmak ya da Twitter’da aktivist olmak sizi bir yere götürmez.

 

Advertisements

Anaakıma ve sol vicdan diline karşı yeni radikal medya

Sarphan Uzunoğlu – Sendika.org

Önce anaakımdan başlamalıyız. Teknik meselelerle kafaları kurcalamayalım diye kendini yenilemeyen, baskılarının üstüne qr kod koymakta dahi tereddüt halinde olan, twitter facebook adresleri bir yana web sitelerinin adreslerini dahi baskılarına koymaktan imtina eden basınımız kendi sonuyla karşı karşı gelmeye hazır olsun. Öyle ki, web sitelerindeki multimedya içeriğinin dahi “reklam pazarı” içerisinde büyük bir pay elde etmesi gereken bu çağda sadece “internet explorer” için çalışan web siteleriyle necip Türk basını, başlarındaki kılları ağarmış kadroların acı kaderini yaşamaktadır.

Boşa Uğraşıyorlar

Biliyoruz ki hepsi kendilerine “sosyal medya uzmanları” aldılar; ancak hala televizyonun reklamını prime time kuşağında “köşe yazarları” ile yapmaya çalışıyorlar; oysa o çağı geride bıraktık. TV kanalları bile online olarak içerik üretmenin yolları üzerinde çalışırken gazeteler iki mobil aplikasyonla neyi yapabileceklerini düşünüyorlar?

Karşısında durdukları “copy paste” haberciliğini yıllardır bağlı kaldıkları ajanslar etrafında sözüm ona “editoryal” marifetlerle kendileri yapan bu “beyler” için meselenin ne kadar kolay olduğu ortadadır.  Ama unutulmamalıdır ki aslolan sizi kimin okuduğudur ve özellikle de “yeni medya” tüketicisinin talepleridir.

Okurun “tüketicileşmesi” aslında ticari basının arkasını yasladığı en “gerçekçi” faktördür. Smart phone teknolojileriyle birlikte düşünüldüğünde “tüketime yatkın” insanların telefonları yahut “tab’leriyle” kullandığı bağları, Türkiye’de insanların %57′sinin interneti mobil olarak kullandığı gerçeği ile birlikte okunduğunda aslında “akıllılar” için büyük önem arz etmektedir.

Ama bugün biliyoruz ki yeni medya ortamında onca “ARGE” yatırımı yapılmasına rağmen olağan bir yazılımla en sıradan internet sitesinin dahi sahip olabileceği yazılımlardan öteye geçilememektedir. Bunun için türlü bahaneler öne sürülebilir. Birincisi şu: “Toplum hazır değil.”

“Vatandaş hazır değil!”

Toplum neye hazır değil, Youtube’da olduğu üzere içerik üretmeye mi, blogger’da olduğu üzere yurttaş muhabirliğine mi? Ya da internet alışverişinin her geçen yıl arttığı bu toplumda toplum internet üstünden yayılan bir içeriğe para vermeye mi hazır değil?

Herkes online forma geçmekte olan “dergiler” hakkında “efsane” olduklarını konuşurken, çalışanlarının maaşlarını ödeyemeyen onlarca basın kuruluşunun gelecekle ilgili hiçbir stratejik hamle yapmadan öylece durmaları artık bizim için şaşılacak bir durum değil.

Bu yeni yayıncılık pratiğine geçen, okura içerik ürettiren profilde bugün yalnızca Radikal’i görebilmemiz bile tek başına bu “az satan” gazetenin diğerlerinden daha uzun yaşayabileceği gerçeğini değiştirmiyor. Siyasal olarak beğenmesek de Eyüp Can’ın bu hamlesinin üstünde konuşurken, basılı gazeteyi “basılı gazete gelenekselliğine” hapsedip hiçbir imkandan yararlanmayanların “hazır olmadığı” gerçeğini kabul etmeliyiz.

Gazetelerin asıl yatırımlarını yaptıkları ve reklamverenin göz koyduğu o kitle her şeye hazır, hazır olmayan plastik masayı Kürtlerin dağlarına kurup poz veren türlü medya kişilikleridir o kadar.

Onlara karşı biz!

Onların göz koymaktan çekindikleri bu alanın en büyük özelliği okur tarafından domine edilebilir olması. Geniş yığınların sermayeden az da olsa hızlı davranabildiği ve onu bazen inanılmaz zor durumlara sokabildiği, sermaye devlet işbirliğiyle tamamen domine edilememiş bu özgür alanda “habercilik” yapmak illa ki kurumsal bir süreç olmak zorunda değil.

Anonimleşen bilginin ve eforların devrimciliği, hem bireyi hem de kolektif gücü koruyabilecek durumdadır. Bugün Anonymous’un ulaştığı güce göz attığımızda bu görüşün çok da hayalci olmadığını görmeliyiz.

Tüm internet siteleri, tüm haber portalları farklı grup ve klikler oluşturuyorlar. Bu çoklu yapıya “zenginlik” değil ama “güç” olarak bakmak mümkün. Mühim olan orijinal içerik üretimini farklı bir boyuta taşıyarak, düşünsel analizleri haberin ve sıradan köşe yazısının yerine koymak.

Bunun en önemli yöntemi de bilgiyi merkeze koyan, kognitif dünyanın en büyük değeriyle barışan içerikler üretmek. Solun yıllardır geleneksel basında ortaya koyduğu “vicdan dili” durumundan uzaklaşılabildiğince uzaklaşmak… Protest kültürün arabeskvari bir gelişim içerisinde oluşuna karşı bir irade oluşturmak gerekir.

İçmihrak ve benzeri “zeka işlerinin” artması, Express’in dijital alandaki izi birdirbir.org, Mesele’nin “şubesi” Agorakitapligi.com yahut Birikim’in sitesi gibi alanları “verimli hale getimek”, toplumsal mücadele arşivlerini internete daha efektif biçimde taşımak ve bu alandaki tarihi “google sıralamaları” üstünden bile olsa yeniden yazmak bugün bizim elimizde.

Bunu yapmak için daha fazla vicdan diyen ve görsel pornografiyi öne çıkaran siteler yerine içerik üretmek şart. Bu çağı “içeriği üreten” ve “yeniden üretenler” şekillendirecek.

Siyasetin iletişimsizliği, iletişimsizliğin siyaseti (1)

Sarphan Uzunoğlu – Sendika.org

Bölüm 1: Muhalifler Arası İletişim

Haysiyet kelimesine anlam yüklemenin “ahlakçı” karşılanabileceği bir ortamda yazı yazmak zorlaşıyor; ancak şu da bir gerçek ki, tarihsel mirasını ileri taşımak istiyorsa toplumların ve devrimci hareketlerin öyle ya da böyle haysiyetlerini koruyacak siyasal bir istikrar, söylemsel bir tutarlılık göstermeleri şart. Aksi halde sağcı eğilimler gösteren bir siyasal perspektifin ve dahi popülizmin sığ sularına düşeceğimiz ortada. Peki ya haysiyeti ve stratejik iletişimi nerede arayacağız?

Son birkaç haftanın gelişmelerini Yalçın Yusufoğlu ve İsmail Beşikçi hocalar yazılarında gayet iyi anlattılar; benim bu algıya yapmak istediğim katkı ise mevcut ortamda kimin “ne dediği” ve kimin kimle masaya oturmaya çalıştığına dair bir veriyi 12 Haziran Genel Seçimleri’nden yola çıkarak ele almamız şart. 12 Haziran’da AKP’nin aldığı oy oranı %49.89 ve çıkardığı vekil sayısı 326 iken, CHP’nin %25.91 ile 135, MHP’nin %12.99 ile 53, Blok adaylarının ise %5.9 ise 36 sandalyesi oldu. Sandalye dağılımı dışı bir açıdan bakıldığında Türkiye’de %20′ye yakın bir kitle yine oy kullanmadı ya da kullanamadı.

Sistemin temel çarpıklıkları, seçim sisteminin antidemokratikliği, partiler kanunundaki hantallık gibi detaylar ışığında zaten “mevcut siyasal durum”un demokratik bir seçim için uygun olmadığı ortada. Dahası, konu Kürt Sorunu olduğunda toplumsal ve linç odaklı reflekslerin ne kadar hızlı ve derinlikli biçimde harekete geçtiğini en iyi tecrübe edenler biz olduk. Gerek kolluk kuvvetlerinin, gerekse sivillerin saldırılarına hedef olan Türkler, Kürtler, Ermeniler olarak bizim Kürt meselesi konusunda “çözemeyeceğimiz” bir şey olduğunu düşünmek çok da akılcı değil. Her ne kadar Halkların Demokratik Kongresi projesi TKP, ÖDP ve Halk Evleri olmadan çok eksik olsa da birçok eylem etrafında birleşebilen bu siyasetlerin tabela dışı bir gerçeklikte buluştuğu ortada.

Bir sonraki yazıda bahsedeceğiz; ancak sağın aksine solun iç dinamikleri tarihsel bir derinlik taşıdığından ve tartışmalar ihale değil entelektüel yahut tecrübeye dayalı birikimler üstünden yürütüldüğünden ortaya oldukça farklı bir tablo ortaya çıkıyor; ancak garip bir biçimde AKP bugün tartışmasını “içeriye çekerek” sağı merkezinden daha sağına içinde toplarken coğrafyamızdaki sol, özgürlükçü ve devrimci siyasetler olarak tartışmayı dışarda yürütmeyi tercih ediyoruz.

Bunun iletişimsel olarak bir siyasetin gelebileceği son aşama olduğu ortada. Keza bu “ayrışma” aşamasını yaşamaya önem atfedebiliriz; ama hepimiz biliyoruz ki Türkiye’nin içinde kalacak ve Orta Doğu’yu okuyamayacak her siyaset sınırlıdır ve haber ağlarının genişliği gereği Kürdistan coğrafyasında örgütlü siyasal güce Türkiyelilerin ihtiyacı vardır. Tıpkı halkça sürdürdüğü mücadelede Kürt halkının sol inisiyatif aldığı noktalarda Türkiye solu ile dayanışma gösterdiğinde aldığı başarılardan çıkarabileceğimiz örnekler gibi. Siyaset artık bir “diplomasi” meselesi olmaktan çıkmış, sevgili hocamız Özgür Uçkan’ın “iletişim örgütlenmektir” sözcüğü asıl anlamına ulaşmış, siyasal anlamda iletişim ve tartışma biçimleri kadar tartışmanın yapıldığı mecranın McLuhan’vari bir deyişle mesajın ta kendisi olduğu (“Medium is the message”) ortaya çıkmıştır.

Örneğin bir yazarın Taraf’ta, Radikal’de, Birgün’de, Evrensel’de yahut Özgür Gündem’de yazıyor olması dahi kendisinin durduğu yeri tanımlamak bakımından bize yeterince kod verebilmekteyken sol tartışmanın zemini de her birinin tirajı ve kitlesi oldukça kısıtlı ve dahi fikirlerinde ısrarcı olan bu mecralara tıkılıp kaldı. Dahası bizi dışarıdan takip eden Mustafa Akyol gibi solcu düşmanı akbabalar da bizim tartışmalarımızdan “keyiflenip” yazdıkları yazıların üstüne sanıyorum keyif sigaraları yakmışlardır.

Peki ya ne oldu? Tartışmamızın boyutları her ne kadar 80 öncesinin örgütler arası ve sol içi şiddetine dönüşmediyse de Twitter ve Facebook gibi yeni medya aygıtları üstünden “hesaplaştık.” Bu hesaplaşmanın içerisinde hepimizin en az bir diğeri kadar payı var, üstelik sosyal medya orta ve üst sınıfların daha sık tercih ettiği bir alan olduğundan onun aldatıcılığına sık sık kanar olduk.

Öyle ki “attending list”I 100 bin’I bulan eylemlerimize 200 kişi bile toplayamamanın “yenilgisi” ve eylemle e-niyet dediğimiz bu tür “katılma-katılmama” durumlarının internetin eylemlilik ve değişim konusundaki iki yüzü olduğunun firkin varmamız bile çok geç oldu. 50 yaşlarındaki akrabalarımızın x’I çok seven x milyon kişi bulabilirim girişimleriyle dalga geçerken Facebook sayfalarımızı mecra değil yarış aracı olarak kullandık. Elde ettiğimiz veriler üstüne konuşmayı zulüm gördük.

Bugün baktığımızda en büyük muhalif organizasyon diyebileceğimiz BDP’nin sosyal medya ekibi bile henüz “taze” denebilecek kadar yeni. Dahası, siyasetin en üst aşamasındakilerin twitter ve facebook hesaplarını kullanmaya başlamak için bile parti kararı bekliyor olmaları dünyayı ne kadar uzaktan izlediklerinin kanıtı. Ancak şu da bir gerçek ki, bizim internet üzerinde oynadığımız aktivizm oyunları da en az o kadar net bir biçimde solun sola propagandası halini almış durumda.

Kısacası yeni medya ile ilgili yeni olan her şeyi otoriter mekanizmalarımızla eritirken, eleştirdiğimiz geleneksel medya / burjuva medyası ile eş bir politika güdüp alternatif alanımızı da aynı şekilde dizayn etmeye kalktık. Açık ve demokratik “yeni dünya”yı kabileler dünyasına çevirdik.

Tipografi çağı “kabilelikten çıkış” çağı olarak adlandırılıyor iletişim bilimciler tarafından. Bizim çağımızsa “kabileye dönüş”. Daha büyük bir vizyon ve daha büyük bir etkileşim ağı için tipografi çağının tartışmacılığındaki idealizmi kabileye dönüş çağının nepotizm ve magazinciliğine en azından sol olarak bizim teslim etmememiz gerekiyor. STK’leri ve kolektif diğer örgütleri tamamen dışarı iten, özellikle LGBT ve kadın mücadelesini de dışarı iten bu düzen değişmeli. Aksi halde siyaset ile ihale arasındaki 5 farkı sayamayan sağcılarla asla mücadele edememe riski açıkça bizi bekliyor.

 

Siyasetin İletişimsizliği, İletişimsizliğin Siyaseti (2)

Sarphan Uzunoğlu – Sendika.org

Bölüm: 2 Değişimi arzulayan yurttaşlar için iletişim

“Bazen insanlar sanki kurtuluşlarıymış gibi kölelikleri için çabalar” demişti Spinoza. Haklı mıydı diye sorduğumuzda vereceğimiz yanıtlar ruh halimize ve gündeme gore değişken olabilir; ancak medya evreninde yaşadıkça ve medium’a yaslandıkça umutsuz bir çağın elçileri olduğumuz gerçeği yüzümüze vuruluyor.

Hardt ve Negri’nin Duyuru metinlerinin (Ayrıntı, 2012) daha başında kurdukları şu cümleyi bir yere not etmekte fayda var: “Gönüllü iletişim ve ifadelerinde, blog yazarken, web’te arama yaparken, sosyal medyada yazışırken, insanlar baskıcı güçlere karşı koymak yerine onlara destek mi çıkıyor?”

Eylem ve mesaj arasındaki bağ gerçekten özellikle bizim çağımızda irdelenmeye muhtaç. Öyle ki “araçlar evreni” aracı özneleştirirken, sosyal medyayı ve benzeri organları fetişize etmekle kalmıyor, onların sisteme içkin fonksiyonlarını da birer “zorunluluk” haline getiriyor.

Almanya’da Çalışma Bakanı Ursula von der Leyen’in girişimiyle başlayan ve çalışma hayatını değiştirecek bir düzenleme var. Benzer düzenleme, Brezilya’da mesai dışı saatlerde işle ilgili maillerin cevaplanmasını mesai saati olarak sayılmasına ve ücret talep etmelerinin sağlanmasına yol açmıştı.(1)

Peki ya bizde durum nasıl? Bugün “proneterya” olun, “büroleter” olun fark etmez bir biçimde “i-phone” ya da “blackberry”lerimize, bazı modelleri daha az maliyetli “smart phone”larımıza mahkum edilmiş durumda değil miyiz?

Karl Liebknecht “esas düşman içeridedir, silahını kendi burjuvana çevir,” cümlesini kurarken tarihin tüm ekseninde çatışmamızı beslemesi gereken bir cümleyi dile getirdiğinin muhtemelen farkındaydı. Öyle ya, anti-emperyalizmle kavrulan ve tüm eylemliliği garip bir “milli refleks”e indirgeyen bir modele dönüşmek yerine kapitalle ve onun temsilcileriyle çarpışmak nedense işçi sınıfınca bir türlü benimsenememiş gibi görünüyor. Hatta daha da vahim olan şudur ki örgütlülüğün terörize edildiği çağımızda en ufak bir “toplanma” dahi hala yasal olarak suç durumunda. İşin iletişimsel boyutunu açmak için öncelikle sosyal boyutuna değindik, peki iletişimsel boyut nedir? Ortalama biçimde muhalif bir yurttaşın kaygıları neler olmalı? Örneğin 17 yaşındaki BK’nin Facebook’tan Başbakan’a “hakaret ettiği” için aldığı 11 ay 20 günlük hapis cezası (2) ve AKP aleyhinde yazılar barındıran bir videoyu Facebook’ta paylaşan Erol Ceylan’ın aldığı görevden alınma cezası (3) bize ne söylüyor? Herhangi bir şekilde örgütlü siyasetin dahi içerisinde olmayan ve “terörize edilen” bu yurttaşların hikayeleri “münferit” değil, “anlatılan hepimizin hikayesi. Foucault “hapishane evi terk eder etmez” başlar derken evlerimizde ve ceplerimizdeki, bizi tuvaletlerde bile yalnız bırakmayan yeni teknolojiyi ne kadar öngörmüştü?

Bugün herhangi bir yurttaşın hepimizi özgürleştireceği söylenen yeni teknolojiyle bağı aslına bakarsanız çok tehlikeli bir boyutta. Özellikle yukarıdan aşağı medya geleneğinin “yeni medya” alanına da taşınmasıyla yeni medyanın Hürriyetleşmesi gibi bir algıyla karşı karşıyayız. Hürriyet ve Sabah’ın, Zaman ve Sözcü’nün “pompaladığı” gündemi yeni medyada tartışıyoruz. Yeni medyadan yükselen haberler ise “gayri muteber” ilan ediliyor.

DİHA, ANF, SOL, Evrensel, Sendika.org gibi birçok yayın itibarsızlaştırılmaya çalışılıyor. Bu itibarsızlaştırma projesi tıpkı Esra Arsan’ın Vakit (4) tarafından hedef gösterildiği dönemdeki gibi çok mühim bir kırılmaya yol açıyor. Kısacası “rahatsız yurttaş” için bel bağlanacak tüm mecralar bir kısım sözüm ona “yeni medya” mecraları tarafından kirletiliyor. Ensonhaber.com ve internethaber.com gibi sitelerin yaptıkları yayınlardaki ağır devlet dili hepimizi sonsuz bir çukura çekiyor. İşte tam bu noktada sağcılaşma başlıyor. Muhalif yurttaşın sağcılaştırılması süreci McCharty’cilere soğuk su içirtecek denli delice bir biçimde ağırlaşıyor, dahası yeni mecrada “temize çıkarılsalar” bile bugün yaşadığımız (11 Eylül 2012) Blok vekilleri Ertuğrul Kürkçü (5) ve Aysel Tuğluk’la (6) ilgili abuk subuk haberler her ne kadar sosyal medya ve bizim dar atmosferimizde tekzip edilseler de “muhalif yurttaş”ın aklında muhtemelen böyle kalmıyor. Keza muteber bir “alternatif medya” yaratamamış oluşumuz tam bu noktada önem arz etmeye başlıyor. Dan Laughey’nin medyaya ilişkin derlemelerinde kullandığı tabirle alternatif medya bugün bir “karşı propaganda” medyası olarak arz-ı endam ediyor; ancak bizi güçsüzleştiren tam da bu oluyor. Öyle ki Türkiye’deki liberal algıdaki ağır devletçi tavır bugün yurttaşa yansımış durumda. Dahası yurttaşlar, örneğin Aysel Tuğluk’un çantasının “taklit” olduğu ortaya çıkmasına rağmen tweet’lerle vatan kurtarmaya devam ediyorlar. (7)

Bugünden sonra “bomba haber yapımcılığı” dediğimiz ana akım tetikçiliğini önlemenin tek yolu ise kendi itibarımızı “sosyal medya” ile değil, günlük ilişkilerle perçinleyerek yaratmak. Yoksa örgütlü bir yeni yurttaş algısı yaratmamız pek de mümkün gözükmüyor.

Dipnotlar:
1- http://www.internethaber.com/mesai-calisan-ozgurluk-yasa-mobil-cihaz-sendika-almanya-tartisma-447212h.htm
2- http://www.cnnturk.com/2012/guncel/07/20/facebookta.basbakana.hakarete.hapis/669643.0/index.htm
3- http://gundem.milliyet.com.tr/facebook-taki-sarki-memuru-isinden-etti/gundem/gundemdetay/04.02.2012/1497909/default.htm
4- http://haber.sol.org.tr/medya/vakit-esra-arsani-hedef-gosterdi-haberi-55230
5- http://www.takvim.com.tr/Guncel/2012/09/11/beach-parti
6- http://www.sabah.com.tr/Gundem/2012/09/11/durusmaya-louis-vuitton-cantayla-geldi
7- https://twitter.com/zaimsancaktar/status/245454041528795138

Big Data mı? – İsmail Hakkı Polat

İsmail  Hakkı Polat’ın blog’undan alıntı: Big Data nedir? (İlk derste konuştuğumuz kavramlardan biri üstüne bir çeşitleme.)

Gelecek, İnternet ve mobil ağlar üzerinde oluşan devasa veriyi toplayıp anlamlandırabilen ve iş süreçlerine eklemeyebilenlerin!

Yeni yıldan beri her pazar gecesi 10da Yeni Medya’nın hukuk, güvenlik ve ticaret alanlarından 3 uzman arkadaşla birlikte 1 sunucu-moderatörün yönetiminde YouTube üzerinden 2 saatlik bir canlı yayın yapıyoruz. Kapak Olsun adını verdiğimiz bu yayında Yeni Medya gündemdeki herhangi bir konu başlığını ele alıp farklı cephelerden analiz ediyoruz.

Geçtiğimiz haftaki analizimiz ise, eskiden beri var olmasına karşın son zamanlarda giderek daha sık gündeme gelmeye başlayan ‘Big Data’ kavramı üzerine idi. Türkçeye ‘devasa veri’ olarak çevirebileceğimiz söz konusu kavramı kabaca, “mevcut sistem ve teknolojiler kullanılarak toplanması, depolanması, aranması, görselleştirilmesi ve analiz edilmesi kolay olmayan veri yığınları” olarak tanımlayabiliriz. Yayın öncesi amacımızı, Big Data kavramını tanımlamak ve onunla birlikte ortaya çıkan yeni durumları, fırsatları ve sorunları gündeme getirmek olarak belirlemiştik ama yayın sırasında da farkettik ki bu, Big Data’nın kendisi gibi, o kadar kolay değildi. Sonuç olarak konuşmayı planladığımız başlıkların yarısının bile lafını edemeden süremiz bitti.

Aslında bu durum, sadece bizim yayın için değil sanırım konu üzerine kafa yoran tüm kişi, kurum ve kuruluşlar için geçerli. Dünyanın en yenilikçi veri firmalarından Delphix’in tepe yöneticisi Jedidiah Yueh da, geçtiğimiz günlerde Wired dergisinin blogunda kaleme aldığı yazısında, Big Data kavramını idrak etmenin neden kolay olmadığına değinmiş. Konuyu ağırlıkla kurumsal açıdan değerlendiren Yueh, gelişmiş ülkelerdeki herhangi bir kurumun sadece iç işleyişinde üretilen yıllık veri miktarının Terabyte seviyelerini aştığını ama kurumun dışarıya açtığı web sitesi, blog, wiki ve sosyal medya hesapları üzerinden müşteri, vatandaş ve hatta makinelerle yaptığı etkileşimin bunun kat be kat ötesinde olduğunun altını çizmiş. Buna insanlığın hemen her eyleminin kaydedilip sosyal ağlar üzerine yüklenmesinin yarattığı veri yığınları da eklendiğinde yazar, durumu bir veri çığı ve firmaları da bu petabytelarca veri çığının altında kalan felaketzedeler olarak nitelemiş.

Evet, durum gerçekten baş ağrıtıcı. Ancak Big Data, bir sorun olduğu kadar hatta daha ötesinde bir fırsat. Kurumlar, İnternet ve mobil ağlar üzerinden akan devasa veriyi ayıklayarak bu veriyi kendi bünyelerinde oluşturdukları dahili veriye entegre ederek, çok daha net bir müşteri, tüketici, pazar verisi elde edebilmekteler. Bunu satış, pazarlama ve müşteri hizmetleri gibi iş süreçlerine eklemleyebilenler ise ciddi bir rekabet avantajını ellerine geçirmekte ve tüketiciye çok daha uygun hatta kişisel teklifler sunabilmekteler. Örneğin; bir akıllı telefon almak isteyen ve bunun için sosyal medyadaki arkadaşlarına fikirlerini soran kişinin talebini sosyal medya üzerinden algılayan bir telefon firması, bu kişinin halihazırda müşterisi olduğunu farkedebilir ve ona sosyal medyadaki dialoglarından hareketle daha kişisel ve cazip bir teklif götürebilir, kendisi hakkında konuşulanları toparlayarak marka stratejisini güncelleyebilir ve hatta rakiplerinin algısını da burdaki devasa veri sayesinde analiz edebilir. Ancak bunun için Big Data’yı iyi anlayan ve onu kendi iş alanı ile bağdaştırabilen bir insan kaynağına, büyük ve gelişmiş skalada yazılım-donanım bileşimine ihtiyaç var. ‘Bunun için ciddi yatırıma ihtiyaç var, kimse yapmaz!’ diyenler, Big Data işine ilk giren öncülerin eline ciddi bir rekabet kozu vereceklerini de idrak etsinler.

Tabii konunun bir de devlet-vatandaş boyutu, bireysel ve toplumsal mahremiyet ve veri güvenliği açısından yarattığı farklı sorunlar var ki o da, bizim Kapak Olsun yayını gibi bu bana ayrılan yerin yetmeyeceği ve önümüzdeki haftalarda ayrıca ele alınması gereken devasa bir başlık!